Yan Koltuk

Değişik bir dönemeçteyim hayatımda. Bir ülkede ikamet edip, bir başka ülkede istihdam ediliyorum. Az insana nasip olacak cinsten bir ayrıcalık ve itiraf etmeliyim ki bu gezginlik halleri benim mayamdaki insanların konfor alanı. Pek tabi ki, bu gezginlik hayata bol bol uçak yolculuğu getiriyor ki benim için önde gelen fobilerden biri. Küçükken hoplaya zıplaya bindiğim, sallansa da eğlensek diye türbülans beklediğim seyahat aracı, ne yazık ki 20’li yaşların başından itibaren sinir stres sebebi. Hal böyle olunca da mahallenin meraklı komşu teyzeleri gibi dikkatimi dağıtmak için uçakta yanımda oturan insanlara sarıp sohbet etmelerden kendimi alamıyorum. Aslında bu durum önce kendini rehabilite etme ve korkumla baş etme motivasyonuyla başlasa da sonrasında tam bir piyango gibi yanıma düşen insanların değişik hikayelerinin ve farklı kültürlerinin cazibesine kapılmama ve her seferinde daha bir merakla yeni sohbetler peşine düşmeme sebep oldu.

Bu sonbaharın gidiş gelişlerinde de şansa hep Doğu kültürü vardı piyangoda. İlki; Tacikistan’da Merkez Bankası’nda çalışan ben yaşlarda bir finansçı kadındı. LSE mezunu, uzun yıllar Washington’da yaşamış, yaptığı iş çerçevesinde de sık sık Tacikistan kamu yöneticileri ve hükümeti ile içli dışlı olan bu kadınla diyalogumuz nasıl oldu da o çok tanıdık Doğu kültürünün kadına yüklediği ağırlıklara, mahalle baskısıyla mücadele yöntemlerine geldi bilmiyorum. Konuştukça her şeyin nasıl da tanıdık ve hatta aynı olduğunu fark edip şaşırdık, aslında şaşırır gibi yapıp sonra birbirimizle “ne bekliyorduk ki” dercesine bakıştık.

İkincisi ise pek de konuşmaya hevesli görünmeyen ama 1 saatlik rötar ve etrafımızı çevreleyen çığırtkan bebek ve çocukların yarattığı gerginlikle sonunda dökülmeye başlayan Afgan asıllı İngiliz kuru temizleme işletmecisi adamdı. 40’lı yaşların ortasında, yaklaşık son 20 yıldır Avrupa’da, son 15 yıldır da İngiltere’de yaşamış olan ve artık bir İngiliz vatandaşı olan bu adamın benim için garip yanı İngiltere’nin nasıl da yabancı dolduğunu, her şeyin bu yüzden nasıl kötüye gittiğini söyleyip durması oldu. Birlikte içine düştüğümüz klişeleri düşününce ne konuştuğumuzu pek hatırlamasam da, aklımda kalan şey şu oldu; Afgan’lı bir adamla metropol dertleri, kötüye giden dünya halleri konuşmasının tıpkısının aynısını Dikili’de, İstanbul’da ya da dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir 40’lı, 50’li veya 60’lı yaşta adamla yapabilecek olmamdı. Küreselleşme denen melet dertlerin özgünlüğünü bile düzleştirip tektipleştirmiş. Afgan’lı İngiliz amca da önce sayıp söverek başlayıp, sonra sahip olunanlara şükrederek sakinleşip, en sonunda iyi dileklerle birlikte yeni şehre alışmaya dair önerilerde bulundu bana. Doğu kökenli olması konuşmayı jenerik ifadelerden ve yüzeysel yorumlardan kurtarıp böylesine özelleştirebilmesine ve detaylandırmasına sebep oluyordu. (Çünkü batı kültürü tornasından çıktıysanız, bu kadar kısa zamanda tanıştığınız birinin söyleyeceklerinizi nasıl yorumlayabileceğine dair riski almaktan çekinip konuyu olabildiğinde kişisellikten uzak ve yüzeysel tutmayı çoktan içselleştirmişsinizdir.)

Her iki tecrübede de içine doğduğun kültürün sana kattığı o minik farkların nasıl ortak frekanslar yaratabileceğine tanık oldum.Üçüncü yolculuktaki yan koltuk komşum ise kültürün farklılaşması halinde frekansın nasıl fark edeceğine dair en pekiştirici örnek oldu. Muhtemelen benden küçük, İstanbul’a proje sebebiyle gelmiş, Londra’da yaşayan, “Amerika’da doğmuş ve büyümüş” bir Mısır’lı. Ten ve saç renginin ele verdiği Mısır’lılığı konuşmaya başladığı anda aksanıyla, seçtiği konularla, kendini tanıtma şekliyle birden bire dağılan biri. Ne yazık ki frekansımız tutmadı, konuşmamız derinleşemedi, kısa sürede ben şarabıma, o filmlerine geri döndü.

Küreselleşme tüm dünyayı sınırlarından arındırıp erişimin engellerini ortadan kaldırdı. İnsanları birbirine karışmaya itti. Sürekli de bunun daha iyi bir senaryo olduğunu savunuyoruz. Ama sanırım küreselleşme birinden öbürüne hızlıca ve sinsice dönebilen iki taraflı bir madalyon. Hiç anlamayacağını düşündüğün şeylerle bir anda bir ortak paydalar havuzuna düşebilirken, beklentiler yüklediğin şeylerle birbirini iten elektronlar gibi apayrı köşelerde kalabiliyorsun. Çözüm ise yine “belirsizliğe ne kadar teslim olabilirim?” sorunsalında saklı kalıyor. Sanırım konfor alanından çıkmaya çekinmek gibi mikro ve kişisel bir sorundan, ırkçılık ve nefret söylemi gibi makro ve yaygın bir soruna kadar hepsi insanın bu belirsizlikle imtihanının bir parçası.

İnsanin bitmek bilmeyen sorunlarına kalıcı çözümler üretilir mi emin değilim ama belirsizlikle mutlu mesut olabildiğimiz sürece bir sonraki yan koltuk misafiri her durumda ilgi çekici ve güzel bir tecrübe olarak kalmaya devam ediyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s