İğneler ve Çuvaldızlar

Irkçılık sıradan ve ortalama hayat yaşayan bir Türk’ün karşısına ne zaman çıkar? Sıradan ve ortalama hayat yaşayan bir Türk tanımı çok geniş bir kitleye karşılık geldi böyle sorunca.Biraz daha daraltalım örnek uzayımızı.

Farz edelim ki, kahramanımız İstanbul’da yaşayan, farklı bir etnik kökene sahip olmayan, sünni bir müslüman olarak yetiştirilmiş, yüksek öğrenim görmüş, şehrin orta sınıf banliyölerinden birinde bir apartmanda büyümüş, yılda en az bir-iki kere yurt dışına tatile gitmeye bütçe ayırabilen, öğrencilik hayatındaki ilişkileri ve gezileri dışında günlük hayatında farklı milletlerden veya etnik kökenlerden insanlarla iletişimi olmayan ve sıradan bir beyaz yakalı hayatı süren bir kadın olsun. Kadın olması özellikle kritik, çünkü Türk erkeğinin askerlik tecrübesi pek çok tatsız anıya rağmen önemli bir ‘kendi çemberinin dışındakileri keşfetme’ aktivitesi.

İlk cümlede ‘ırkçılıkla karşılaşma’ dedik. Bu da sadece ‘ırkçılık’a maruz kalmak olarak anlaşılmamalı. Irkçılık yapmak veya yapılana tanık olmak da ırkçılıkla karşılaşma tanımımız içinde kalıyor.

Konuyu yeterince daralttığımıza göre başkahramanımız olan ortalama şehir kadınının ne şekilde ırkçılık göreceği, yapacağı veya ırkçılığa şahit olacağına dair farklı senaryolar hakkında fikir yürütmeye başlayabiliriz.

Öncelikle kabul etmek lazım ki eğer kahramanımız Türkiye sınırları içindeyse ırkçılık görmesi oldukça zor bir ihtimal. Çünkü hali hazırda içinde bulunduğu ülkenin çoğunluğunun bir mensubudur. En fazla olabilecek, eğer İstanbul dışındaysa ve diyelim ki biraz da muhazafakar şehirlerde seyahat ediyorsa giyimi, hareketleri, bir kadın olarak rahatlığı göze batar ve bir ton arka arkaya soruyla niyeti netleştirilmeye çalışılır. Ama buna tam bir ırkçılık denemez, bu daha çok İstanbul kadınlarının rahatlığına yorulur ve en az ırkçılık kadar derin bir sorun olan cinsiyet ayrımcılığının sonuçlarından biridir. Ancak yurt dışına çıkıldığı anda konu değişir. Özellikle Avrupa veya Amerika gibi ‘Batı’ dünyasında bol bol önyargı ve tepeden bakma ile karşılaşmak mümkündür. Basit bir turistik gezide bile provokatif sorularla veya tepkilerle kaşılaşabilir insan. Hepsi de düşmanca olmak zorunda değildir, ama hemen hemen hepsi bilgisizlik ve saygısızlık karması bir tavrın sonucudur. Hele de yaşamaya veya okumaya gidilmişse başlangıçta saygı çerçevesinde başlayan ilişki ilk fikir ayrılığında hızlıca silinip gider. Bazen de sadece sıradan haklar bile fazla görülebilir. Çünkü memleketin sahibi konumunda olan karşı tarafla eşit şartlarda veya daha da kötüsü onlardan daha iyi şartlarda olma hakkınız hiçbir zaman yoktur. Siz küçük Doğu’lu ininizden çıkıp ne hakla batılı toplumun üstün halkından daha iyi bir mahallede yaşayıp daha iyi bir okula gidebilir veya işte çalışabilirsiniz.

İşte bu noktada karmaşa başlar. Çünkü kimin neyi hakettiğine ırk veya coğrafyaya hakim millet üzerinden karar vermeye başladığımızda başkahramanımız beyaz Türk bir anda eleştirip durduğu, yerden yere vurduğu, kabul etmese de kendini karşılarından içten içe ezik hissettiği Batı’lılardan biri olup çıkabilir. Çünkü her ne kadar tümü yanlış da olsa, genellemeye vurduğunuzda Almanlar Türkleri, İngilizler Hintlileri, Fransızlar Cezayirlileri, Türkler Suriyelileri ve Kürtleri düşük mahallelerde yaşayıp düşük işlerde çalışır görmek ister. Yani başkahramanımız okumaya gittiği Berlin’de seküler alışkanlıklarının sonucu olarak Alman arkadaşlarıyla aynı hayat tarzını benimsemiş ve yaşıyor da olsa, eğer Alman sınıf arkadaşlarından daha iyi not ortalaması yapıp daha iyi bir şirkette iş bulursa bu çözülmesi gereken bir göçmen sorunu haline gelir. Ama kahramanımız aynı şekilde İstanbul’a dönüp de Şişli’de mutlu mesut yaşadığı apartman dairesinin üst katına bir Suriyeli ailenin evi satın alarak taşındığını fark ederse de bu sefer maskesini düşüren kendisi olabilir. İşte o zaman eşine dostuna ‘heryere doldular, para bunlarda, üst katımdaki daireyi satın almışlar, hükümet bunları kayırıyor, hiç güvenlik kalmadı’ şikayetlenmelerine başlayabilir. Hatta işi ileri götürüp kendi evini satmaya ve Suriyeli’lerden arınmış bir siteye taşınmaya bile kalkışabilir. Bütün bunları yaparken Halep’in köklü ailelerinden biri olan üst kat komşusunun pek çok travma ve kayıp yaşadığından ve tüm malvarlıklarının normal satış fiyatından 3 kat fazla para vererek aldıkları eve gittiğinden habersizdir. Bütün bunlardan habersiz ve daha da kötüsü hiç ilgilenmeden kapıda karşılaştığı Suriye’li komşularına kısılmış gözler, samimiyetsiz bir sırıtış ve içten içe aşağılayan bakışlarla selamlar verir. Ama bir yandan da Twitter’da, Batı dünyasında yükselen sağ ve islamafobiyi eleştiren hesaplara destek vermektedir. İkisinin arasındaki bağlantıyı kurmamak için ise savunma mekanizmaları çoktan hazırlanmıştır. Çünkü aslında Türkler Avrupa’ya resmi olarak gitmiştir, hatta ülkeler ithal etmiştir Türk işçilerini, sonra da halkları bin türlü ırkçılık yapmıştır, şimdi de yükselen sağ Avrupa’da müslüman istememektedir, islam korkusu batı medeniyetlerinin maskesini düşürmüş tek kalmış dişlerini ortaya sermiştir. Avrupa’lılar insan değil işçi almak* istemiştir sonuçta, gelenlerin de insan değil mütemadiyen işçi kalmalarını istemektedir. Yere göğe sığdıramadıkları medeniyetlerini o işçilerin emeğinden elde ettiklerini görmek işlerine gelmez Avrupa’lıların. Ancak benzer şekilde kahramanımız da yıllardır hiç bir güvence altına alınmadan ve hep daha ucuza çalıştırılan Kürt işçileri(vatandaşı oldukları ülkede olmalarına rağmen) veya son dönemde benzer kaderi paylaşan Suriyeli işçileri aklına getirmez. Hadi diyelim ki işçi hakları, yaşadığı hayata çok uzak üçüncü sayfa haberleridir kahramanımız olan beyaz yakalı şehir kadını için. Ama aslında hayatına biraz dikkatli baksa yıllar boyunca her hacca giden akrabadan ‘pis ve kaba Arap’ hikayelerini, annesinin arkadaş günlerinde bir şekilde zikredilen ‘Kürt/Alevi ama namaz kılıyor’ yorumlarını ya da babasının son dönemde artan ‘Suriyeli dolu hastaneler’ serzenişlerini dinlemiş olduğunu fark edecektir. Hatta biraz daha didiklerse görecektir ki, eğer bütün bu önyargılardan aşabilen ve medeniliğini, kibarlığını, iyi ahlaklılığını ve en önemlisi temizliğini ispatlayabilen bir karşı taraf mensubu ile tanışılmızsa hemen el birliğiyle ağız değiştirilip ‘Suriyeli/Kürt ama aslında iyi biri’ şeklinde kendince aklamalara gidilir. Sonuçta bir ufak görüntü ayarıyla ortaya çıkar ki nerdeyse çocukluğundan beri farkında olmadan ırkçılık yapmıştır ya da yapana tanıklık etmiştir kahramanımız.

Çünkü bunların hepsi ırkçılıktır. O kadar da sinsi, o kadar da şeytani bir şeydir ki bu ırkçılık, şeytan için yapılmış en güzel betimlemeyi birebir yaşatır insana, yani büyük bir başarıyla var olmadığına inandırmıştır hepimizi. Hatta ırkçılık çıtayı biraz da yükseltmiş ve kendimizde var olmadığına ama karşı taraftakilerde kesinlikle var olduğuna inandırmıştır. Yani art niyetli iki yüzlü Batılılar dibine kadar ırkçıdır ve Türkler’den nefret ederler. Yani kahramanımızı her fırsatta cacık Türk mü Yunan mı diye provoke eden her İngiliz, ya da küçümseyen bir tavırla kahramanımızın yanlış telafuz ettiği kelimeyi düzelten her Fransız, veya neden türban takmamış olduğunu soran her Alman bilerek ya da bilmeyerek ırkçılık yapmıştır, yapmaktadır.

Ama tabi ki, bütün bunlar bir öğleden sonra durup dururken aklımıza gelen bazı uydurmaca senaryolardır. Belki bunlar hiç bir zaman hiç bir yerde olmamıştır. Belki de her zaman her yerde olup durmaktadır. Sonuçta, her zaman olduğu gibi dönüp kendine bakmak çok zordur. Hatta böyle bir konuda belki de imkansızdır.

 

*İsviçreli yazar Max Frisch’in Türk işçiler için söylediği ünlü sözü ‘Biz işçi istedik, onlar insan gönderdi’.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s