Girişimcilik maskesi

Uzun zamandır kafamda dönüp duran ve sonuca bağlayamadığım meselelerden biri de iş hayatında kalite ve pazarlama arasındaki dengenin nasıl tutturulacağı. İkisinin birbirine muhtaç olduğu bariz ve ne yazık ki biri olmadan öteki tek başına işi götüremiyor. Çok kaliteli şeyler yapıp doğru kişilere ulaştıramazsanız veya doğru şekilde reklamını yapmazsanız sonuç hüsran oluyor. Ama diğer taraftan, ortaya bir şeyler çıkarmadan sadece reklam yaparsanız sonuç hem hüsran hem rezillik oluyor. Günümüzün kısıtlı kaynak, para, zaman şartlarında hem kaliteyi hem pazarlamayı aynı ölçüde tutturmak zor diye iddia edebilirsiniz. Ama bu bana daha çok herkesin tutunmaya bayıldığı günümüzün trend şikayetlenmelerinden biri gibi geliyor ve bence en başa dönüp ortaya konulan stratejiyi veya hedefleri gözden geçirmeyi gerektiriyor.

Benim asıl gözlemlediğim ve sorunun temeli olduğunu düşündüğüm kök neden ise biraz daha farklı. Yeni bir şeyler yapmak, üretmek, satmak, sunmak isteyen hemen herkesin üzerinde, iş ahlakını hiçe sayarak bütün bunları yapan ve üstüne de başarılı olan diğerlerinin yarattığı haksız rekabet baskısı asıl yıpratıcı olan sebep gibi duruyor. Ne yazık ki artık iyice kemikleşmiş hale gelen tüketim odaklı ve teşhirci kültür, kaliteyi ikinci plana atıp gösterişe ve yaratılan algıya kolaylıkla kanmaya meyilli. Bu eğilim ise hızla yükselmek isteyenlere kaliteden kolayca ödün verebilen ama diğer taraftan var gücüyle ambalaja odaklanan bir yaklaşımı benimsemeleri için yolu açıyor. Bu ambalaj odaklı göz boyamacı yaklaşım özünde en basit tanımıyla hayal tacirliği, ilerlemiş seviyede ise dolandırıcılık diye bildiğimiz insanlık tarihi kadar eski olgular. Ancak, sanırım yeni olan, artık bu etik yoksunluğunun asıl aranan ve para eden özellik haline gelmiş olması. Etik dışılık norm haline gelince sistem etik dışı hareket edenleri yüceltir hale geliyor. Bu durum iş ahlakını gözetenlerde gerginlik ve haksızlık duygusu yaratıyor ve sonuçta rekabeti eşitlemek adına onları da aynı ahlaksızlığa doğru hissettirmeden itiyor. En tecrübesizinden en kıdemlisine kadar iş ve ticaret hayatında yer alan insanlardan kolaylıkla ‘milletin gözünü boyayarak yükselen’ birilerinin hikayesini dinlemişsinizdir. Genelde bu şikayetlenmeler de birbirini kopyalar şekilde ‘ben enayi miyim, ben de yapacağım’ şeklinde biter.

Son dönemde tesadüf ettiğim iki hikaye bütün bu kalite-pazarlama denklemindeki yozlaşmayı en üst seviyede gözler önüne seriyordu. Birincisi Netflix belgeseline dönüşmüş olan Fyre Festival fiyaskosu ile Billy McFarland’ın hikayesi. 220px-Fyre_posterDiğeri ise yarattığı kaos ile ‘Bad Blood‘ isimli kitaba da konu olmuş Elizabeth Holmes ve Theranos şirketinin hikayesi. Ama en başta da söylediğim gibi manipülasyon ve dolandırıcılık ile dünya ekonomisini bile etkileyecek ölçekte krizlere sebep olmak yeni bir olgu değil, dönüp dönüp baştan dinlediğimiz bir laterna. Git gide ilgi çekici hale gelen ise buna cesaret eden insanların günümüz girişimcileri ve çığır açanlarıyla nasıl da kolay karıştırılabiliyor olması.Billy McFarland ve Elizabeth Holmes uzaktan bakıldığında o kadar benzer özellikler gösteriyor ki. Kendilerinden oldukça emin, ikna kabiliyetleri çok yüksek, cesur, hırslı, zeki, insanlarla etkileşimleri oldukça kuvvetli, göz önünde olmayı seven ve kimden ne alacaklarını çok theranos-elizabeth-holmes-01çok iyi bilen genç parlak yıldızlar olarak başlıyorlar kariyerlerine. Mühendislik eğitimi görmek ve okulu yarıda bırakıp kendi şirketlerini kurarak stajyer olmaları gereken yaşta CEO olmak da bir diğer ortak özellikleri.

Burada bir ara verip İlker Canıkligil’in bir programında yaptığı benzetmeye referans vermek istiyorum. Bir programda, Nuri Bilge Ceylan’ın gençler üzerinde kötü bir etkisi olduğunu, herkesin NBC (Olmaz Öyle Saçma Şey programında Nuri Bilge Ceylan için sık sık kullanılan kısaltmadır) olmaya heves edip özentilikten öteye geçemediğinden şikayetlenmişti. Söylemek istediği benim anladığım kadarıyla, bir başkası olmaya fazla heveslenmenin kendin olmanı nasıl engelleyeceği ve sonuçta da kötü bir kopya olarak kalıp hiç birşey olamayacağındı. Girişim dünyasını da bu anlamda Steve Jobs baltalamış olabilir. Dahi ama huysuz ve sınırları zorlayan mühendisin çığır açan başarısı ne yazık ki yeni neslin bazı üyelerince tersten algılandı. Sonuçta, minimalist giyim tarzıyla havalı sunumlar yapmak, garip ve takıntılı hareketlerle birlikte çalıştıkları insanlara eziyet etmek, bazı şeylerin neden olamayacağını anlatmaya çalışan gerçekçileri etraflarında barındırmamak gibi hareketleri yaratıcılık ve değişimin ana kaynağı zannetmek gibi bir yanılsama türedi.

Konumuza geri dönersek, McFarland ve Holmes’ın diğer bir dikkat çekici benzerlikleri ise yalan söyleme konusundaki kabiliyetleri ve rahatlıkları. Aslında başlangıçta amaçları yalan söylemek olmasa bile kurdukları hayalin gerçekleşmesini o kadar çok istiyorlar ki işte bu noktada hayalleri kimlikleri haline dönüşüyor ve hayali ayakta tutmak kendilerini ayakta tutmakla eşdeğer hale geliyor. Bu noktada bir kırılım yaşanıyor. Bir hayali gerçekleştirmek için gerekli altyapı, tecrübe, ekip, planlama, donanım gibi gereklilikler büyük bir azim, sabır, emek ve en önemlisi zaman sonucunda sağlanabilir. Eğer siz bu iki örnekte olduğu gibi bütün bu yüklere ve maliyetlere katlanmadan kısa yoldan göklere yükselmek isterseniz olmayacak bir şeye gönül bağlamışsınız demektir. Başkalarının da sizin kadar gönül bağlaması için olmayacak şeyleri olmuşlar veya olacaklarmış gibi tarif etmeye başlarsınız. Bu öyle inceden inceye yerleşmeye başlar ki sürekli yalan söylemekte olduğunuzu fark etmeniz uzun yıllar alabilir. McFarland ve Holmes’ın senaryosunda olan da tam olarak buymuş. McFarland yeni girişimi olan Fyre uygulamasını bir organizasyon ile tanıtmak istiyor ve ev partileri ya da doğum günleri organize etmek dışında bir tecrübesi olmadan Bahama’larda bir adada süper lüks bir müzik festivali organize etmeye cesaret edebiliyor. Bunu yaparken de odaklanılması gereken yüzbinlerce operasyonel ve idari iş varken bütün enerjisini kendi küçük arkadaş grubuyla yürüttüğü pazarlama ve reklam aktivitelerine ve festivalin ön yüzünü parlatmaya harcıyor. billymcİşin en komik tarafı ise etrafında sürekli bu işin neden olmayacağını söyleyen insanları da bir bir uzaklaştırıyor. Hatta bir noktada daha konaklama, yemekler, teknik altyapı, müzisyenlerin koordinasyonları falan gibi olmazsa olmazlara dair bir çöp bile ortada yokken kalkıp yeni bir fikirle daha geliyor ve festival boyunca para yerine özel bir bileklikle ödeme kabul edilmesi (çünkü tek eksik o bileklik!) fikrini ortaya atıyor. Fikri ortaya attıktan kısa süre sonra da hemen pazarlamasını yaptırtıyor ve onlarca insan henüz ortada olmayan festivallerinin daha da ortada olmayan bilekliklerine yüzbinlerce dolar yüklemeye çalışıyorlar.

Benzer dengesizliklere Holmes’un hikayesinde de rastlıyorsunuz. Onunki müzik festivali organizasyonu kadar da masum bir girişim değil. Normalde ihtiyaç duyulandan çok daha az kan örneği alarak onlarca kan testini yapabildiklen bir teknoloji geliştirdiklerini iddia ediyorlar. Hepimizin bildiği gibi doktor 5 tane fazla test istese, laboratuarda hemşire tüpleri değiştire değiştire resmen vampir misali kanınızı emer. Ama Theranos’un büyük icadı olan Edison makinesiyle iki damla kanınızla onlarca test daha ucuza yapılabiliyor. Ve Elizabeth’in havalı tarzı ve etkin sunum kabiliyeti, kısa yoldan para kazanma hevesiyle gözü dönmüş yatırımcıları kolaylıkla kandırıyor ve kısa zamanda kendilerini büyük bir laboratuvar operasyonunun göbeğinde buluyorlar. theaHatta pek çok işbirliklerine ve hatta Pfizer, GlaxoSmithKline gibi sektör devleriyle ortak klinik çalışmalara girişiyorlar. Bu şekilde de yaklaşık 10 küsür yıl devam edebiliyorlar. Ta ki 2015 yılında New York Times’ın araştırmacı gazetecisi John Carreyrou üzerlerine gidene kadar. Sonrası ise otoritelerin ve regülatif kurumların radarına takılıp soruşturmaların sonucunda ise çığır açtığı iddia edilen teknolojinin sıradan laboratuarların yaptığı testlerden bir adım ötede olmadığının tespiti. Korkunç olan ise pek çok zaman yanlış sonuçlar ürettikleri ve hatta şirketin yoğun talebe yetişemediği zamanlarda tamamlayamadıkları testleri sıradan laboratuarlara gönderip yaptırdıklarının ortaya çıkması. İnsan hayatını böylesine umursamamak olsa olsa bir ruhsal bozukluğa işaret eder.

Ama en başından beri söylediğim gibi, bu hikayelerin benim açımdan ortaya koyduğu insanoğlunun engin yalan söyleme ve dolandırıcılık kabiliyeti değil kesinlikle. Bana bu yazıyı yazdıran günümüz iş hayatının ahlaki olarak geldiği noktada dolandırıcıkla girişimciliğin arasındaki çizginin git gide incelmiş olması. İnsanları kandırmak için kullanılan özellikler şu anda ticari yetiler olarak algılanıyor. Hatta bu öyle bir algı ki, bu insanlar yıllarca hüküm sürebiliyor ve hatta arka arkaya benzer aktivitelerini devam ettirebiliyorlar, veya buna cesaret edebiliyorlar (her ikisi de ilk fiyaskolarının hemen ardından yine benzer girişimlere kalkışıyor ve hukuki süreçlerle karşı karşıya kalıyor). Algı yönetimi adı altında göz yumulan ve pazarlama kılıflarıyla örtülen küçük yalanlar büyük fiyaskoların ve ahlak yoksunluğunun başlangıcı oluyor, döngüsel bir yozlaşmayı tetikliyor. Hal böyle olunca da, en çok bağıranın en çok kazandığı bir çığırtkanlar ordusu içinde yolumuzu bulmak git gide zorlaşıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s